Hayatı Blogluyoruz!: 2012

Salı, Nisan 17, 2012

Sana muhtacım - Bridgerton 6


When He Was Wicked - Sana muhtacım

Bridgerton 6



Okuyalı hatırlayamacağım kadar zaman gemiş olmasına rağmen çıkacağını duyduğumda bir yorum da benden olsun; şimdiden tanıtımı olsun diyerek klavyenin başına geçtim.



Michael Stirling Francesca Bridgerton'u görür görmez aşık olur.
Bu karşılaşmanın Francesca'nın soyadının Stirling olmasından sadece 36 saat önce olmasını bir yana bırakırsak ne yazık ki kuzeniyle evliliğini kutlamak içindir.
Evvet doğru okudunuz, babası öldüğünde ona bakmış ailenin oğlu, kardeşi kadar sevdiği kuzeni John'un eşi oluyor Francesca.
Yani asla baştan çıkaramayacağı kadına umutsuzca aşık şen çapkınımız(ki ona 'merry rake' diyorlar), içten içe dertli, suçlu, yalnız adamımız.
Kader ağlarını (daha doğrusu Julia senaryoyu) şöyle örüyor; John iki yıllık evlilikten sonra hayata veda eder.
Geride onun mallarını değil eşini isteyen kuzenine ve eşine bol acı bırakarak.
Artık Francesca hariç her şey Michael'ındır.
Francesca teselliyi Michael'da arar ama umutsuzca sevdiğiniz insanın size gelip bir başkasının acısını paylaşmasını sizde istemezsiniz, bir düşünün.
Ve dört yıl 'gözden ırak gönülden de ırak' diye kendini yaban ellerde avutan Michael geri döner tam da Francesca John'u unutmaya karar verip bir bebek için evlilik hazırlıklarına başlarken.
bu sırada Francesca da ona baktığnda bir dost değil yakışıklı bir erkek görmektedir.
Nasıl ne oldu demeye kalmadan bir gece Francesca'yı kollarında bulan Michael fırsatı değerlendirmeden edemez, en çok da kendi duygularına şaşıran Francesca da kaçar.
Araya giren Colin "evlen gitsin" demese Michael hala yok kuzenimin eşi, yok aslında beni sevmiyor diyerek dövünecekti ama Francesca'nın peşinden giderek yetti kızım ben seni seviyorum, sen de beni sevmesen de ahlaksızlığımı seviyorsun dedi.
Tabi tam olarak böyle olmadı olaylar, Francesca; o Bridgertonların en sinsi ve içe kapanık olanı tabi Michael'a göre en güzel olanı için aşk John'dan sonra hem de bu kadar güçlü bir şekilde kendisini bulamaz diyerek kendini geri çekiyordu.
Ama merak buyurmayın. Tutkulu anlar, Francesca'nın istemem yan cebime koy hallerinden sonra mutlu sona kavuşuyoruz nihayet.
En güzeli de Francesca artık seni seviyorum dese bile inanmayacak olan Mİchael'ın bunu tarafsız bir şekilde duyabilmesini, bizim de aşk itirafıyla kendimizden geçtiğimiz sahneydi.
Bir JQ fanı olarak ve bir Bridgerto ailesi sever olarak diyebilirim ki bu en güzel hikayelerden biridir.
'şahane bir kadının gizli günlüğü'nden bilenler bilir, JQ karşılıksız aşkı çok güzel yazar ve yazmış.
Kaçırılmaması gereken bir hikaye, ancak belirtmeliyim Bridgerton ortamında çok geçmiyor kitap.
Burada diğer kitaptaki gibi aile sıcaklığını bulamayabilirsiniz; Francesca benim okuduğum kadarıyla daha kendine dönük bir karakter ve yaşadıklarını pek kimselere yansıtmıyor.
Annesiyle dertleştikleri bölümü katmıyorum tabi ki.
Yine de yazar araya Sophie ile Eloise'in Michael'ı çok kızdıran yardımlarını, Colin'in tavsiyelerini ve anne-kız dertleşmesini koyarak mahrum bırakmamış bizi.

Ne zaman çıkar tam bir bilgim yok, baskıya girmiş diye duydum sadece
ama ay sonuna kadar elimizde olur umarım.

Salı, Şubat 21, 2012

Kristine Rolofson Part 3

Öncelikle şu yazımdaki kitap ile Kristine Rolofson ile tanışmış olup şu yazımdaki kitapları ile de ahpaplığımızı ilerletmiş bulunduğum özetini yeni okuyanlara geçerek internette bulduğum diğer kitaplarını da anlatıp bu yazarı senin takdirine bırakıyorum artık.


Uğurlu Fırtına

Pek yardımsever, güzel sesli, meşhur olma hayallerinde kızımız yolda arabasına aldığı kadın bebeğini ona bırakıp kaçınca birde fırtınada kucağında bebek yolda kalınca al bi yardımsever daha dedirterek esas oğlanla karşılaşır.
Adamımız eşini kaybetmiş yalnız kovboy (aslını isterseniz şerif) gel evime ısınırsın, belkim beni de ısıtırsın der ve gayet sıcak geçen gecenin ardından ben bebekle ilgilenirim, yolunu da temizledim hadi sana güle güle diyerekten bahtsız şarkıcıyı yollar.
Kız bundan sonra o geceyle ilgili bir şarkı yapar, ünlü mü ünlü olur. Şöhretin bir bedeli de vardır tabi.
O da bir zamanlar fakir ama gitarlı bir kız vardı diyerekten geri döner, adamı arar.
Bıraktığı yerde bulamasa da hikaye bu, yazar onları kavuşturur.
Bundan sonrası ise odun mu odun bu şahsiyet kızı yer yer kıracak; yer yer öpecektir. Çok çok beğendim diyemesem de okunmalıdır.

Sevginin Tanımı



Bir düğün mahvolasın diyerek yanlış kızı kolundan tuttuğu gibi sürükleyen adam birde bakar ki beraber geçirilen o kadar az zamandan sonra aşık olmuştur.
Kızımız ise ürkek keklik misali hem yaklaşıp hem kaçarken yok ben buralardan gidicim, yok denizcilerle ilişki yaşamicim triplerindedir.
Bu böyle kitap boyunca devam eder, ben de artık okumicim dediysem de mutlu sonu görmeden bırakmicim der devam ederim.
Yine çok çok beğendim diyemesem de okunabilir dicim.






Sahte Balayı

Kitaba bu ismi veren kişi, iyi misin? Nereden alaka kurduğunu düşününce az tahmin edebiliyorum, tamam ama bunu başlık yapacak kadar neyin kafasını yaşadığını çözebildiğimden pek emin değilim.
Velhasılıkelam okuyucu, isimden çok farklı bir hikayeye sahip bu kitap.
Bende neyin lafını yapıyorsam, sanki bundan başka her kitabın adı cuk oturuyormuş gibi. Çeviri ve basım hataları hala yayınevlerimizin kötü alışkanlıkları maalesef; ne diyelim Allah kurtarsın kardeş.
Konumuz ise kısaca esas kızımızın işinden ve nişanlısından ayrıldıktan sonra az uzaklaşayım diyerek meraklı meraklı soluğu Londra'da almasıyla başlar.
Thorne malikanesinin önünde aileden kalma broşuyla dikilirken de Thornecrest Dükü ile karşılaşacaktır.
Dük ise bu turistin peşinde hediye dükkanları dolaşmak istemiyordur fakat büyükannesi o broşun onların ailesine ait olduğunu söylüyordur.
Arada önemsiz-daha doğrusu icraatsız- ama Londra'nın gezilesi güzelim mekanlarının adı geçen olaylardan sonra kendilerini taşradaki malikanede bulan ikili artık bir çatı altındayız yeter diyerek aralarındaki çekime izin verir.
Broşun olayı ne, kız sen burda kal gitme, hırsız büyükkanne ve tabisi aşk ile güzel bir son seni bekler.
Yazarın en beğendiğim Sahte Lord kitabına benzer bir hikayeydi, ben sevdim okuyucu.

İyi Okumalar..

Pazar, Şubat 12, 2012

Şeytanın Ölüsü 2




Eski yeni tüm gerilim korku filmlerini izlemeyi sevdiğimden hatta ve hatta şimdikilerin efektleri iyi olsada eski korku filmlerindeki işleyişi daha çok beğendiğimden 1987 yapımı Şeytanın Ölüsü 2 filmini duyunca indirmek için ne kadar uğraştığımı tahmin edersiniz.
Demek ki birinci çok beğenilmiş de ikinci çekilmiş diye de düşünmedim değil ama siz buna aldanmayın.
Bir ilkokul arkadaşımla izlediğimiz 1 saat 20 dk boyunca gülmediğimiz bir an olmadı inan okuyucu.
İzleme demiyorum; aksine izlemelisin ama korku namına bir şey beklememelisin.
O eski yapım filmlerden esinlenmeler sevdiğim tarzda ögeler yok değildi ama senaryonun okusam daha etkilenebileceğim yerleri sinematografi açısından hayrete düşürüp kahkahalar attırdı bana.

Neyse sıkıcı eleştirmen tarzımı bi yana bırakıyorum.
Olay kısaca şu; çiftimiz ıssız orman içinde bir eve tatile gider.
Orada antik tarihçi mi ne bir adamın bıraktığı kaydı dinlerler.
Kayıtta bulduğu bi kitaptan sözler okur adam kanda estrada hokus pokus lu bi şeyler.
Kitabı da bi görün nasıl tipsiz.
Bu sözler şeytanı serbest bırakıyor ve olaylar başlıyor.
Adamın kesilen eli kızın gömülen kafası çıkıyor her yerlerden bir de tek odalı görünen kulübemiz adam kaçarken yüz odalı çıkıyor sonra yeşilden tutun maviye kadar her renk kan görmek mümkün.
Yok şimdi bunları okuyunca soğudun sen filmden; izle ama.
Hatta bir dostunla izleki keyifli saatler sonunda birbirinizden akan gülme kaynaklı göz yaşlarını silersiniz.

Zombiler, testere kollar, rambo tarzlari da yok değil izleyiciyi coşturacak.
Ama öyle de bir sona sahip ki diyorsunuz şartlar farklı olsaydı filmin ortaları başka olaydı...
Yönetmen Sam Raimi baş rolümüzz ise Bruce Campbell
ikisinin de başka işlerini bir araştıracağım; ilerleyen zamanlarda sana dönerim okuyucu.
Birinciyi biraz aradan sonra başka bir arkadaşla izleyeceğim bakalım...

Görüşmek üzere!

Çarşamba, Şubat 08, 2012

Sevginin Bağladıkları


Aşka inananları, kader-kısmet tutturanları ne varsa eskilerde var diyerek bir klasik haline gelmiş Sleepless in Seatle izlemeye davet ediyorum.
1994 Nora Ephron (yine Meg Ryan'ın oynadığı güzelim film When Harry Meet Sally'nin de yapımcısı) imzalı filmimiz de eşi ölen, duygusal, çocuklu adam Tom Hanks o çok bilmiş oğlunu da alarak Seatle'a gider ve acısını yaban ellerde çekmeye çalışır.
Derken bu çok bilmiş bir o kadar da tatlı yavrucak bu işe bir dur deme amacıyla dinlediği radyo programını arar ve ne kadar aşk meraklısı radyo dinleyen hatun varsa Hanks'e hayran olup yurdun dört bir yanından mektup yağmuruna tutarlar.
Bu kadınlardan birisi de taaa Baltimore'dan Meg Ryan'dır.
Sevmediği bir alerjikolik ezikle nişanlı Meg neyin nesi olduğunu bilmediği, yüzünü bile görmediği bu adama bir şeyler hissetmektedir.
Tesadüfler, toplumun nabzını tutan replikler ve kader kısmet işleri onları Empire States Bulding'in tepesinde birleştirebilecek midir?
İzleyip görüyoruz.

Bana 80'lerin gölgesinde 90'ları anımsatan filmde kıyafetlerden tutun da mekanlara, aktivitelere kadar tam bir dönem filmi olup senaryo ancak filmlerde olur dedirten tesadüfler ile geleneksel; günlük konuşmalardaki realistlik ile modern sayılabilinip klasikler listemde yerini almıştır; üç yıl önceki ilk izleyişimden beri.

Bir de filmde çok bahsi geçen Cary Grant'cığımın devleştiği eserlerden de biri olan, ayrıca Deborah Kerr'li tam bir klasik, Leo McCarey'in 57 yapımı 'An Affair to Remember'ı da bir gün kendime bir güzellik yaparak tekrar izleyip burada yorumlamak dileğiyle.

Sevginin Bağladıkları
Sleepless in Seattle

İyi Seyirler Okuyucu...
7,5/10






Pazar, Şubat 05, 2012

Kristine Rolofson Part 2

Şu yazımda çok beğendiğim kitabından sonra günde bir harlequin alışkanlığıma Kristine Rolofson'un nette ne kadar kitabını buldumsa indirip okuyarak devam etmekteyim okuyucu.

İşte o kitaplar ve yorumları;

Hüzün ve Sevinç


Baştan belirtmeliyim ki, yazarın okuduğum ilk kitabı olan Sahte Lord'dan sonra bunu o kadar sevemedim hatta aynı yazar mı ya diye tekrar tekrar kapağa baktım ama tavsiyeye değer görüyorum.
Baş kahramanımız anne-babası tiyatro oyuncusu olduğundan bu düzensiz yaşamı sevmemiş, uzak durmaya çalışmıştır.
Gel gör ki ailesinin rol aldığı bir oyunda tanışıp aşık olduğu adam da bir tiyatrocudur.
Adam şehirler gezip bu meslekte devam etmek isterken bizim ki üniversite okuyup öğretmen olacağım diye tutturunca ayrılırlar.
Meğersem kız hamile olduğunu öğrenmesin mi! Bu durumu hayallerinin peşinde şehir şehir dolaşan adama söylemez ve kızını kendisi büyütür.
Buraya kadar da problem yok.
Derken gittikçe büyüyen kızı da tiyatro diye tutturursa ve rol alacağı müzikalin yönetmeni eski aşkı, çocuğunun babası çıkarsa varın gerisini siz okuyun :)



Teksas'taki İkinci Adam


Bu kitabında da babasını arayan bir bebekle karşımıza geçen KR, farklılık olarak araya birbirinden tatlı kovboy kardeşleri katmış; ne de iyi etmiş.
Aile olarak acayip sevdiğimi; o çiftliğin adresini bulan olursa bana gelsin, boşta olan kardeş için giderim diyebileceğimi bilirim.
Hikaye komşusuna bebeğini babasına götüreceğim sözü vermiş kızımızın komşu ölünce yollara düşmesiyle başlar.
Tek bilinen doğum belgesinde J. McLintock ve Texsas yazdığıdır.
Sorun ise ailedeki erkeklerin hepsinin adının J ile başlıyor olmasıdır.
Bebeğin babası kim, bir kovboy ile aşk tehlikeli midir, bir de miras meselesi ki sormayın; en iyisi okuyun :)


Aşkı işleyişi, eğlenceli diyalogları ve güçlü olay örgüsü ile KR'nin bu kitabı kesinlikle tavsiyemdir.


Masallardaki Gibi


Victoria dönemini yansıtan güzelim evinde kimsesiz çocuklara bakarak güvenli yaşamını sürdürmektedir kadın karakterimiz oda kiraladığını söyleyen yakışıklı bir iş adamı kapısını çalana kadar.
Meğersem birinin üvey diğerinin esas anası böyle bir dümen ile onları bir araya getirip evlendirmek istemektedir.
Oysa birinin babası gibi sadece işini düşünen biriyle evlenmeye niyeti yoktur, diğerininse büyükbabasının mirasına rağmen herhangi bir kadınla uğraşacak zamanı...
Bakalım onca çocuk, bir miras meselesi, yakışıklı bir adam, güzel bir kadın ve iki işgüzar anne ile işler nasıl gelişecek?
Okumalısın diyorum.


Kristine Rolofson kitapları yorumları devamı yine bu hafta içinde gelecek okuyucu...
Görüşmek üzere :)

Perşembe, Şubat 02, 2012

Batman: Kara Şövalye


Evvet okuyucu filmimiz 2008 yapımı o zamanların çok konuşulmuşu 2saat 25dk.lık Dark Night ile buradayım.
O zamanlar blog falan yok tabi arkadaşlarla yorumlardık hep filmleri.
Bir Christopher 'Nolan filmi olan Kara Şovalye ise konuş konuş bitiremediğimiz malzemeye sahipti.

'American Pyscho'dan tanıdığımız ve daha bir çok başrol ile izlemeye devam ettiğimiz birinde bahtsız sihirbaz da olan Christian Bale canlandırıyor batmani ve jokerciğimi de erken ayrılarak hepimizi üzen 'Ten Things I Love About You'dan tanıyıp sevdiğimiz Heath Ledger canlandırıyor.
Kadroda daha birçok tanınmış oyuncu ve Morgan Freeman da var eklemeliyim.
Müzikler de süpper; yine tanıdık bir isim Hans Zimmer imzalı.
Ama Heath Ledger isminde bir duralım.
Joker'im benim o.
Bu filmin onun yüzünden yeri bende ayrıdır; söylememişmiydim?
Kötü adamlara zaafım var :)

Derken bir banka soygunu ile heyecanlı başlar film, ordaki bir adamı Prison Break'den gözünüz ısırabilir.
Elinde silahı çılgın olan; hemen ölüyor zati, boşverin.
Birbirini vurur herkes veee "insanı öldürmeyen şey; tuhaflaştırır" ile joker işi bitirir.
Koççumm benim be makyajına kurban :)
Filmin temposu da kalp hastalarını göçürecek cinsten ilerler; hemen başka karede hasta kaldığım gel yarim ol arkana hercaim yazdırayım arabası ile hadi pelerini anladık süper kahramansın da o kulaklar ne la yarasadan hallice batman'imiz sahtelerine müdahale eder.
Onun o tüm teknolojik aletlerine de göz koydum.
Motorlu arabası gibi, sahiplenen çıkmasın yani.
Sonra bir mahkeme sahnesi ve yine karizma davranışlar; o savcının böylesinden sonra hukuk okumayı düşünmedim değil yani.
Anlayacağın filmdeki adamların hepsi başrol, karakter akıyor jestlerinden bile.
Neyse inanın her sahneyi anlatmak isterdim; hele paralarını çaldığı mafyaların arasına dalan jokerin gülüşünü paragraflarla anlatabileceğim gibi fakat sıkılmanızı istemem.

Ama o nasıl bir havadır kendi partisine en son o geldi uçakla üç tane de fıstıkla dedirten Bale'den de son bi bahsetmezsem olmaz.
Birde batman, iyi adam savcı ve lan hepiniz niye ona yazıyorsunuz diye film boyunca herhangi bi özelliğini aradığım kız arasındaki aşk üçgeni jokerin zekice bir oyunuyla bitiyor da başka şeylere de konsantre olabiliyorum.

Sonuç olarak filmde iyiler kötü olunca iyi batmanimizde kötü anılmayı seçiyor ve artık kahraman değil kara şövalye oluyor.
The Dark Knight ismi de buradanmış yani...
Öylesine atraksiyonlu bir film için the orta-karar end diyebileceğim son ile film bitiyor.

Son alıntım ile ben de veda edeyim;
"ya bir kahraman olarak ölürsün ya da yeterince uzun yaşayıp haine dönüştüğünü görürsün"

İyi Seyirler Okuyucu...



Dip not; neden bizim ülkemizdeki zenginlerin de böyle hobileri yok?
Paranız pulunuz var madem gidin kahraman olun.
Terörle savaşın falan, ne bilim işte işe yarayın...

Çarşamba, Şubat 01, 2012

Kristine Rolofson - Sahte Lord


Bir harlequin tanıtımıyla daha karşılarınızdayım okuyucu.
Hikayemiz İngiltere'deki tarihi evleri gezmek için yanında çok çalıştığını düşündüğü yakışıklı, somurtkan ve karizmatik oğlunu da sürükleyen benim gibi aristokrat yaşamlara meraklı bir annenin gittikleri Longford Konağında bir odayı gezerken bayılmasıyla başlıyor.
Bu oda hikayeye biraz paranormallik katsa da genel olarak komik ve romantik sahneler ağırlıkta.
Bu sahneler de karşılarına tüm güzelliği ve asaleti ile konağa gelen misafirleri ağırlayan, Lordunu arayan Leydi Longford'un çıkmasıyla yaşanacaktır.




Daha çok anlatmak istemiyorum bir-iki alıntı vereyim, gerisini sen getir:

"Bunlardan istediğini seçebilirsin." Sam botlara değil Leydinin dekoltesine bakıyordu.
"Bu senin giydiğin gecelik mi yoksa elbise diye de giyiliyor mu?"
"Geceliklerim farklıdır, bu elbise." dedi elinde bir çizmeyle doğrulurken.
"İyi de bu elbiseyi giyince yere eğilmesen daha doğru olur bence."
Lizzie kızarmıştı. Dekoltesini çekiştirip biraz yukarı çıkarabildi. "Kusura bakma, bu elbiseyi giymeye alışık değilim de... Hafta sonuna biraz çekicilik kazandırmaya çalıştım."
Çekiciydi tamam. Sol taraftakini tam görememişti ama yine de çekiciydi. Sam olabilecek tüm değişiklikleri hissediyordu vücudunda.
"Misafirlerin yanında fazla eğilme, onlara düşündüğünden daha cömert olabilirsin."
"Tamam, anlaşıldı. Sana yardımcı olmaya çalışıyordum."
"Bu kadar açılmasaydın daha çok yardımcı olabilirdin; şu dar pantolona sığmama."

***

Elizabeth "Sen benimle alay mı ediyorsun?" derken sesi siniriydi.
"Başbakan bu gün kraliçeyle dünya ticaretindeki gelişmeleri konuşacakmış."
"Seni çay saatine kadar ortalıkta görmek istemiyorum."
"Bak Covent Garden da yine bir bomba patlamış." Sonra gazeteyi indirerek sordu. "Çay kaçta?"
"Üçte ve sakın o zamana kadar yoluma çıkma."
Sam bir parmağıyla çenesini kaldırarak dudaklarına bir öpücük kondurdu. Bir gece önceki kadar yumuşak, çekici tatlıydı.
"Bunu bir daha yaparsan..."
Kapıda misafirlerden birinin belirdiğini görünce "Sevgilim" dedi Sam. "Şimdi sevişmeye vaktim yok, bırak da kahvaltımı bitireyim."
Elizabeth Sam'in kulağına eğilerek "Bir daha bana dokunursan seni parçalayıp kızartarak akşam misafirlere yediririm." dedi.

Kitabı internet üzerinden e-book olarak bulmanız mümkün, okunması tavsiyemdir.
Bende yazarın diğer kitaplarına bir göz atacağım bakalım ;)
Görüşmek üzere okuyucu.

Pazar, Ocak 29, 2012

Hırçın Sevgilim


Bu sıralar Güney Kore fanı kişiliğimi bloga yansıtmakla beraber bu filmden sonra ara vereceğim, merak etmeyin :)
Ama çekik gözlü açılımlarım devam edecek okuyucu.


Filmimiz 2001 Güney Kore yapımı olmasına rağmen google da aratanlar görecektir ki 2008 yapımı aynı isimle Amerikan yapımı konuları da benzer bir film bulunmakta.
Yıllara bakarsak kimin arakladığı ortada okuyucu ama kırkızlar demiyorum; yeri gelince o filmi de yorumlıycam buradan söylüyorum.


Bir tane arıza mı arıza sinirli bi hatun ile saf ergen oğlanımız metroda karşılaşır ve film başlar.
Öyle çok aman aman beğenmediğim ama izlemekte fayda var diyeceğim filmde oğlumuzun kız tarafından ezilmesiyle ortaya çıkan komik durumlar, kızın yaşadıklarının anlaşılmasıyla hafiften duygusalıklar ve sonunda kader ağlarını ördü gibi cümleler seni bekler.
Belki de sevmemem de benim erkek olarak öyle ağlak, ezik tiplerden hoşlanmamam ve ya daha önceden Amerikan yapımını izlememin etkileri olabilir;
ama sen izlemelisin okuyucu.


İyi Seyirler...
5/10



Cuma, Ocak 27, 2012

Sadece Seninim - Susan Andersen


Baktım ki bu aralar film paylaşımları konusunu abartmışım sana bir de kitap tavsiye-yorumu ile geldim okuyucu.
Elimizde bir adet kızıl saçları etkileyici hatları ve dövmeleri ile bile birbirinin tıpatıp aynısı ikiz kardeşler ile bir de yakışıklı kahraman ödül avcısı artı kötü adamlar ile türlü atraksiyonu eklersek müthiş bağlayıcı, kesinlikle bir solukta okunası bir romance çıkar.

Bizim ikizler görünümde aynı fakat iç dünyası tamamen zıt; biri bela çeker diğeri mülayim iki kız olup, ödül avcımız pek tabi kötü kızı kovalarken yanlışlıkla iyiyi rehin almasın mı!

İyi kız ne yapsa ne dese inandıramadığı kendisini zorla alıkoyan bu yakışıklıya içten içe desem de baya da bir göstererek bir çekim hissetmektedir.
Avcımız da boş değildir böylesine güzelliğe.
Üstelik ne kadar eminse doğru kişiyi yakaladığından bir o kadar da etkilenmektedir masum tavırlarından.
İkili arasındaki çekişmeler, yakınlaşmalar ve duygular arttıkça araya kötü adamların da girmesiyle hem heyecanı bol, hem romantizmi bol bir hikaye sizi beklemektedir.

Kesinlikle tavsiyemdir; bulduğunuz ilk indirimde, boşta kaldığınız ilk anda kaçırmayın.
8/10

İyi okumalar okuyucu.

Perşembe, Ocak 26, 2012

Hatırlanacak Bir Anı


Filmimiz 2004 yapımı, çıktığı andan itibaren Güney Kore'de fırtınalar estirmiş, izleyenlerin her daim tavsiyesi haline gelmiş bizdeki 'İncir Reçeli'vari bir dramdır.
Savruk, unutkan ve aşktan acı payını almış bir kız ile fakir ama gururlu maço bir erkek görünümündeki oğlumuz başrolleri oluşturmaktadır.

Karşılaşmaları, birbirlerine aşık olmaları, evlenmeleri derken gayet romantik yer yer komik sahneler eşliğinde az yavaştan ilerleyen filmimiz acı gerçeğin öğrenilmesiyle ağlak, dramatik ve 'hayatta her şey başınıza gelebilir, o zaman yanınızda kim olacak' temasını içten içe yerleştirmesiyle duygusallaştıracaktır.
Ben filmi sevdim.
İzlenmesi tavsiyemdir.
7/10

Aklımda kalan repliklerinden:

"Bir anı gittiğinde ruh da gider."

"Affetmek kalbine nefretine küçük bir oda vermektir."

"Kafamın içinde bir silgi var."

"- Bana bu kadar iyi davranma nasılsa unutacağım.
- Ben her şeyi senin yerine hatırlayacağım."

İyi Seyirler Okuyucu.


Salı, Ocak 24, 2012

Klasik Bir Film :)


The Classic 2003 yapımı kore filmi olup la bunlar çok Türk filmi izlemiş etkisinde kalmış diyeceğiniz bir konuya sahiptir.

Hani Türkan Şoray ölür kızı yine Türkan Şoray falan gibi.
Hani ama o kız yoksa bu kız kim kimdi yahu olmayın yani benden söylemesi.
Bir geçmiş bir gelecek hani mektubum ne zaman gelecek şeklinde ilerleyen filmimizde  ya olum hep bildik hikaye lan olacaksınız ya da göz yaşlarınız ile gelip şuraya yorum yazacaksınız :)

Ama izlenmesi tavsiyemdir; yer yer kahkahalar atıp aşka bak beee cümleleri de kuracaksınız.

Bir zevksiz kolye, ateşböcekleri, şemsiye gibi hayattan detaylar artık sizin için aşkın ifadeleri olacak desem de inanmayın; bu filmden sonra sevgilinizin başına mektuplaşsak mı olayları çıkarmayın; canım o kadar da romantik olmayın, film o sadece gerçek hayat odunlar ile dolu :) 

Bir de Personal Taste dizisindeki bir türlü Lee Min Ho cuğuma yakıştıramadığım kız başrolde ama burdaki çocuklardan kimi istiyorsa götürebilir kavga çıkarmam ;)
Bu kızın ( Son Ye-jin ) bir filmi daha vardır A Moment to Remember ismi ile aman yarabbim nasıl şeydir öyle.
Bir sonraki film tanıtımım olacak kendisi; onu da sakkın kaçırma okuyucu.

İyi Seyirler
7/10





Cuma, Ocak 13, 2012

Carmencita



Evvet okuyucu bir ilk film vakasıyla daha karşılarınızdayım.
Şu yazımda bahsetmiş olduğum tarihimizin ilk filmi konusunda araştırmalarım sürerken çoğu yerde 1894'te kayda alınmış Carmencita'nın isminin geçtiği görüp meraklı araştırmacı kişiliğim ile duyarlı doğrucu yanım birleşerek şu işi bir aydınlatayım dedim.
Görüyorsunuz ya, bende olmasam...
:)

Meğersem Carmencita imdb(international movie database)'nin ilk film verisiymiş.
Yapılan ilk sinema filmlerinden biri kabul edilen eserde Carmencita isimli dansçının hareketleri kayda alınmış.
Film ilk defa bir kadının kamera karşısına geçişi olup ilk sansür tartışmalarını da beraberinde getirerek tarihe geçmiştir.


Edison'un deneysel çekimlerinden biri olan filmimizi aşağıda izledikten sonra çıkan seçeneklere tıklarsanız Edisonun o dönemde çektiği diğer filmleri de görebilmeniz mümkün.
Videolar meraklıları için geçmişe güzel bir yolculuk olurken o dönemlerin imkanları ve insanlarına ışık tutmakta.

Carmencita ile ilgili daha fazla bilgi için; imdb

Çarşamba, Ocak 11, 2012

Bayanlar, Baylar; İşte İlk Film



Şu an izleyicisi olduğumuz reprenkli, hatta 3-Dli türlü animasyonlu, atraksiyonlu ekranların filmlerinden ilkini düşünmüş müydünüz hiç?
Yıl 1896.
Açık hava sineması tarzında gelecek bu kayıtlarla dönecek diyerek
Lumiere Kardeşler'in çektiği
Trenin Gara Girişi (Arrival of a Train at La Ciotat) halka takdim edilmiş.

Film meraklıları, ne ilk ne zaman yapılmış takipçileri hemen videoya bakacaklar ama sürpriz!
49 saniyelik tarihin ilk filminde kayda değer bir şey yok.
Adı üstünde trenin gara gelişinden oluşuyor.

Bir de ekrana bakan şaşkın insanlardan.


Asıl olay izleyenlerin 'tren üstümüze geliyor' diyerek kaçmaları!

Nereden nereye...


Daha fazla bilgi için; imdb

Koleksiyoncular için filmin linki :
indir


İzlemek isteyenler için;

Pazartesi, Ocak 09, 2012

Alacakaranlık



Anlatacağım film bildiğiniz vampirli 'alacakaranlık' a benzemez okuyucu.
Craig Rosenberg filmi olan başrolde Demi Moore ile Half Light bu alacakaranlık.
Demicik burada Rachel Carlson ismli bir kurgu yazarını canlandırıyor.
Öylesine yazanlardan değil ha; ödüllü falan yani.
Birde daktiloda yazmayı seviyor eski kafalılardan.
Ah ben bu kadını eski filmlerinden taş bilirdim, iyi bari az kırışmış gördüm de rahatladım.
Bir de beceriksiz ne kız o marullar öyle?
İnce ince yapıcan yahu!
Daha da kıskanmam yani seni.
Kocasını oynayan adamı da Lost'tan gözünüz ısırabilir.
O da yazıyor okunayım die uğraşıyor falan garibim.
Olsun oğlunuz var tatlıcık, eviniz var kocaman üzülme dostum.
Derken o yavrucak da vahim bir şekilde ölüvermesin mi!
Meğersem adamın öz oğlu değilmiş zati; öldüğü yerin kapısını da o açık bırakmış.
Boşanma, ayrılık derken daha filmin onuncu dakikasında falanız...
Derken Demi kitabını bitirmek ve kafasını dinlemek için ıssız bir yere gider.
Bunun bi tane arkadaşı var, o da kocası gibi ezik; yazamıyor. O buluyor burayı.
Ne işin var di mi elalemin ıssız köyünde?
Gizemli olaylarda böylece başlar.
Sonra karşıdaki deniz feneri nöbetçisi ile işler ilerletirler.
Bir tane de kasabanın delisi vardır her bi şeyi bilen. Kasaba sakinleri de başka alem.
Bir şeyler oldu, olacak, oluyor diyerek devam eder sahneler.

Film çok yavaş ilerliyor bilesiniz.
Yüz küsür dakikalık film ikinci cd den sonra hız kazanıyor ve
işte ondan sonra sizi çözülmesi gereken sırlar ve hangisi gerçek tahminleri bekliyor.

Bu arada müzikten sorumlu arkadaş buralarda mı?
Hani aralarda çaldığnız bi klasik tarz müzik vardı ya olmayaydı iyiydi yani.
Kelt ezgilerini daha çok beğendim.

İyi seyirler okuyucu
Sırf sonu için: 6/10

Perşembe, Ocak 05, 2012

2012 TEMENNİLERİ;





*2012 yanlız geçmesin.....






2012'de şöyle lapa lapa kar
yağsın,biz de kardan adam yapalım:)..... 




2012 eğlenceli geçsin, coşalım:).........








2012'de dostane duygularımız daha ağır bassın....








2012'de beynimizi kemiren dertleri
umursamadan yaşayalım... 












Özetle;
2012'de bol bol geyik yapalım:D:D.....



Salı, Ocak 03, 2012

Bir Gecede Oldu


Sene 1934.
Film sektörü siyah-beyaz, yer yer gri renkler içinde, aynı konular etrafında dönmekteyken o da ne?
Sicilyalı muhacir yönetmen Frank Capra bir elinde senaryo, diğerinde yönetmen koltuğu çıkagelir.
Birbirinden harika oyunculukları ile Clark Gable (hiiiiiiç göz koymayın, benimdir) ve Claudette Colbert de kadroya eklenince en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu oscarlarının hepsini götürüverir.
Yapım bu oscarların hepsini birden almış üç filmden birisi ve aynı zamanda ilki de oluverir.
Peki bu ödüller haybeye midir?
Kesinlikle hepsini de dibine kadar hak etmiştir.
İzleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar; sinema tarihine yön vermiş filmdir kendisi.
Bakın yeşilçam tarihimize; hep bu senaryo, bu tarz üzerinden götürmüşlerdir işi.

İşte klişelerin anası, senaryoların babası, klasiklerin alası olan filmimizin konusu da genel olarak şöyledir:
Şımarık, zengin, güzel ama küstah kızımız babasından habersiz bir ne idüğü belirsiz ile evlenir.
Yine bir o kadar zengin ama sert bakmayın siz dışına içi babacan; kızını düşünen baba ise evliliği feshetme peşindedir.
Bu o yıllarda yakınlığın önlenmesiyle mümkündür.
Kızımızda kaçar kocacığını bulmaya.
Bu sırada tanıştığı fakir ama gururlu bir de bu evliliği araştıran bir gazeteci olan oğlumuzla karşılaşır.
Birlikte yapılan yolculuk karşılıklı atışmalar, yardımlaşmalar ve aşk ile gelişen bir macera olacaktır ikili için.
O cinselliğin tabu kabul edildiği dönemde bile aşkı ve beraberindekileri üstü kapalı olsa da bu kadar mükemmel işleyebilmiş;
senaryonun başarısı ve çiftin uyumu ölümsüz bir eser ortaya çıkarmıştır.

Benim dahi yönetmenim Capra'nın inceden sosyal eleştiriler ve bolca etik mesaj bulunduran bu filminde Amerikayı icat ettiğini söyleyenler haklıdır.

Hayatı Blogluyoruz ekibi olarak öyle her yerde bulunmayan bu filmi sizinle paylaşmaktan gurur duyuyoruz.
Takipte kalın, klasik film paylaşımlarımız devam edecek...



Pazartesi, Ocak 02, 2012

Much ado about nothing - 1993

 "İçinizi çekmeyin hanımlar artık içinizi çekmeyin
Erkekler her zaman aldatırlar
Bir ayakları denizde bir ayakları karada
Sadık oldukları görülmemiştir bir şeye asla
İçinizi çekmeyin hanımlar bırakın gitsinler
Siz sadece gülün eğlenin
O acıklı ezgilerinizin yerine
Keyfinize bakın gülün oynayın"


Cümleleriyle başlayan filmimizde ne bırakcam saçını başını yolarım diye sinirli bir giriş yaptiysam da sonrasında güzel ilerleyişi ile sakinleştim diyebilirim.
Kennth Branagh Film kendisi de oynamış olup
Sakal da yakışmış dedirten Keanu Reeves ve Denzel Washington gibi tanıdık isimleri de kadrosunda bulunduran filmimizde nasıl temizlencek bu ev dedirten bir konak, eski yaşam tarzı, lordlar, atlılar, aşk, iftira vs içeriği oluşturmaktadır.
Ben izlerken müzikleri olsun görüntüler ve olayın işleyişi olsun eski zaman filmleri tadı aldım okuyucu.
Bir Ben Hur bir Gone with the Wind görselleri kadar olamasa da tat aynı derim ben.
Özetle savaştan dönen bir gurup delikanlı ve bir gurup koşuşan cıbıldak ile başlar film.
Müziği de dayamışlar alttan coşup gider bu sahne böyle.
Belirtmeliyim ki çok beklediysem de Keanu ya da Denzel'in o kaslı vücudu görünmüyor; kızlar boşa umutlanmasın yani.
Bir iki yerde biraz sevindirici görüntüler var ama hepten ilginizi kaybetmeyin ;)


Bu arada kesinlikle yabancı diliniz olmasa bile altyazı ile orijinal dilden izlemenizi öneririm.
O şiirsel konuşmaları; atışmalardaki vurguları dublaj da bulabileceğinizden şüpeheliyim.
Dil ve anlatım o kadar güzel ki Shakespeare ölürüm sana dedim yeniden.
Kitabını da okumayı düşünüyordum orijinalden; ağdalı cümleler beni zorlasa da kesinlikle değer.

Biraz daha bahsedeyim;
Keanucum burada kötü adam aslında ama yerim ben onun fesatlığını :)
Benedick ve Beatrice süpper ikili bayılacaksınız atışmalarına;
hele tüm cast onları birbirine ayarlamaya çalıştığında güçlü karakterler ve iyi oyunculuğun birleşmesiyle gülmekten yerlere yatacaksınız.
Sivri dilli Beatrice favorimsin!
Ve saf aşıklarımız Claudio ve Hero hep oyuna getirilen sizler oluyorsunuz.
Derken tüm Shakespeare hikayelerinde olduğu gibi zeka ve adalet ile kötüler cezasını iyiler ödülünü alıyor.
The mutlu son ile hem film hemde ben veda eder.
Bir başka film-kitap yorumlarında görüşmek üzere okuyucu


izlemek için tıkla...


not: kaçak Don John cum tekrar kaç, lütfen gel kötüluklerini bizde yap, fesat ol sadece bana falan... Neyse gerisini gelince konuşuruz ;)